30 Bin Üyemize Katılın
E-Bülten yayınlarımız için abone olun.


Konsantre Güneş ile Çölde “Sulu” Domatesler Yetiştirmek

Murat GÜVEN- (Köşe Yazısı) – “Her canlı şeyi sudan yarattık.”  [Kuran-ı Kerim/Enbiya/21/30]

“Allah, her canlıyı (hayvanı) sudan yarattı. Bunlardan kimisi, karnı üzerinde, kimisi, iki ayağı üzerinde ve kimisi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah, neyi dilerse, onu yaratır. Muhakkak Allah, her şeye gücü yetendir.” [Kuran-ı Kerim/Nur/24/45]

“Sular öyle yükseldi ki, yeryüzündeki bütün yüksek dağlar su altında kaldı.” [İncil /YARATILIŞ 7/19]

Antalya’da meteorolojinin tahminlerinin yine tutmadığı bir günden yazıyorum, yağmur hiç durmayacak gibi yağıyor ve cadde boyunca uzanan, 90’lı yıllardaki turizm hamlesiyle getirtilip yaygınlaşmış olan tropik bitki örtüsünün en belirgin ağaçları olan palmiyelerin yaprakları rüzgarla birlikte bir o yana bir bu yana sallanıyor. Yağmur duruyor, güneş açıyor ve tekrar yağıyor, su yağıyor, rahmet yağıyor.

Su insanoğlunun en temel ihtiyacı ve Yaşamın temel kaynağı ve herhangi bir şeyle ikamesi mevcut değil. İnsan Vücut ağırlığının yüzdesi olarak su kaybının %1 oranında olması susuzluk hissine, ısı düzeninin bozulması, performansın azalmasına sebep olurken bu oranın %10’a ulaşması durumunda bilinç kaybına ve %11 oranında azalmasının ise ölüme neden olabileceği belirtilmektedir[1]. Bir kişinin refah seviyesinde hayatını devam ettirebilmesi için günde 5 litre içme suyuna, 20 litre sanitasyon hizmetlerine, 15 litre banyo ihtiyacına ve 10 litre yemek hazırlamak için toplamda 50 litre suya ihtiyaç duyulmaktadır.[2]

Su artık tıpkı siyasal, sağlık, ekonomik, kişisel, gıda, enerji, çevre ve diğer konular gibi güvenlik tanımına girmekte ve bunlar arasında merkezi bir bağlantı görevi görmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, 1,1 milyardan fazla insan temiz içme suyuna, 2,6 milyardan fazla insan ise temizlik için ihtiyaç duyulan suya ulaşamamaktadır.[3] Bu nedenle tatlı su kaynaklarındaki değişimleri takip etmek büyük önem arz etmektedir. İnsanların sağılığı, tarımsal üretim, enerji üretimi, gıda üretimi ve daha pek çok şey tatlı suya erişimle ilgilidir. Hatta bu konuyu artık ciddiye alan kuruluşlar “Sanal Su” kavramını ortaya atmış ve üretimde kullanılan su miktarlarının etkilerini ele almaya başlamışlardır. Bir ülke diğerine yoğun su harcanan bir ürün sağladığında aslında o ürün için kullanılan suyu da sanal olarak ihraç etmektedir. 1997-2001 yılları arası küresel sanal su ticaretinin ortalama miktarları 1625 km3/yıl’dır.  

Suyu bu denli önem arz etmesi nedeniyle, çok uluslu şirketlerin tüm ülkelerde su kaynaklarının denetimlerine ele geçirmeye başladıklarını görebiliyoruz.  Ambalajlanmış su sektörü küresel anlamda 4 trilyon ABD doları düzeyinde ticaret yapılan bir sektör. Dünya Bankası ve IMF’nin kredi talebinde bulunan ülkelere ilk şartlarından birinin su kaynaklarını özelleştirmek[4] olmasına şaşmamalı. Dünyanın en önde gelen uluslararası şirketlerinin yerel pazarlardaki küçüklü büyüklü su üreticilerini satın almasının nedenini sanırım biraz daha iyi anlıyorsunuzdur. Gazlı içecek üreticileri liginde herkesin bildiği o markanın hangi ülkelerde hangi su kaynaklarına sahip olduğunu düşünmek bile istemiyorum, basit bir Google araması dahi bu şirketler gibi birçok kuruluşun hangi köşeleri tuttuklarını sizlere gösterecektir.

HES’ler su için bir tehdit mi?

Su kaynaklarını tutmanın bir diğer önemli yolu ve enerji üreticilerini en ilgilendiren kısmı bildiğimiz üzere Barajlar ya da Hidroelektrik santralleridir (HES). Suyun kullanım hakkının bir nev’i özelleştirmesi olan HES’lerin her ne kadar yenilenebilir enerji olarak değerlendirildiği gerçeği söz konusu olsa da insan ve doğaya etkileri büyük tartışmalara yol açmaktadır.

Örneğin, bugün dünyada en az 50 milyon, büyük ihtimalle 90 milyon insan, barajların kurulmasından dolayı (zorla) yerinden edilmiştir.[5] Bu durum zaten birçok ülkenin en önemli sorunu olan kırsaldan göçe yol açan önemli durumlardan biri olmuştur. Ülkemize Hasankeyf’i yok edecek Ilısu barajı, Çoruh Vadisini su altında bırakacak Yusufeli barajı, Allianoi’u yıkacak Yortanlı barajı ve Munzur nehri üzerinde kurulacak olan barajlar en çok tartışmalara yol açan barajlar olarak biliniyor.

Ülkemizde EPDK 2019 Eylül raporuna göre Barajlı Hidrolik kurulu gücü 20.642,10MW, Akarsu HES’leri ise 7.806 MW olup; toplam kurulu gücün %33,53’ünü kapsamaktadır. 2018 yılında Türkiye’nin enerji üretimin %20,28’i HES’lerden karşılanmıştır, 2019 Eylül ayı için bu oran %23,3’tür.[6]

Enerji açısından önemi tartışılmaz görülse de sadece kayıp kaçak oranın azaltılmasıyla bile şu an Hasankeyf gibi Arkeolojik ve tarihi öneme bir yerin yok olmayacağını söyleyenler de çoğunluktadır. Bölgesel kalkınma, yeni iş imkanları yaratılması, sanayi ve tarımı geliştirici unsurlarının olduğu gerçeği ile ekonomik kalkınmaya sağladığı önemi bir yana yarattığı sosyal, ekolojik kayıplar ve yarattığı yıkımlarda belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır.

Barajlar sayesinde akarsuların bağlantılarının kopması nedeniyle balıkçılığın olumsuz etkilendiğini, akarsu havzalarındaki zengin bitki örtüsü ve hayvan türleri çeşitliliğin azalmaya başladığını, akarsuyun aşağısında yaşayan insanların azalan verimlilik ve yaşam şartları nedeniyle zorunlu göçü ve bunun demografik yapıda yarattığı değişiklikleri anlatmaya bile gerek yok.  “Su Hakkı”[7] isimli makalesinde Nuran Yüce HES’lerin yarattığı Kalkınma argümanlarına karşı şu yorum yapmış:

“Kalkınma, büyüme, enerjide dışa bağımlılığı azaltma hedeflerinin yerine şirketlerin kârları değil, vatandaşların hakları, kamusal çıkar, doğal kaynakların sürdürülebilirliği gibi kavramları hedef olarak belirlemek gerekiyor. Yapılmak istenen HES’lerde de gördüğümüz gibi inşaat ve enerji şirketlerine yeni yatırım alanları açılmak isteniyor. Sadece bununla kalınmıyor, 26 Haziran 2003 tarihli Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik ile nehirlerin 49 yıllığına şirketlere devri yapılıyor. Bu hakla birlikte şirketler, suyun mülkiyetini de ele geçirmiş gibi haklar kazanıyorlar.”

Görüldüğü üzere suyun özelleştirmesine yönelik karşıt görüşler, başta suyun kullanım hakkı olmak üzere, HES’lerin doğaya, tarihe, sosyo-ekonomik yapıya ve kültüre olan olumsuz etkilerini tartışmaya devam edecekler gibi görünüyor. Bu nedenle HES’ler karşı bu argümanların  daha hızlı bir şekilde yayılacağını ve özellikle suyun özelleştirmesi konusunda olumsuz görüşlerin git gide arttığını söylemek mümkün.

Uydularla Yeraltı suyunu ölçmek: GRACE

Ülkemizin su kaynaklarına tekrar döndüğümüzde Türkiye’nin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama 112 milyar m3 olup bunun 44 milyar m3’ü kullanılmaktadır. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1.519 m3 civarındadır. Bu miktar ise Falkenmark’ın (1989) çalışmasına göre Türkiye’nin su stresi yaşayan bir ülke olduğunu göstermektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2030 yılı için nüfusun 100 milyon olacağını öngörmüştür. Bu durumda 2030 yılı için kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının 1.120 m3/yıl civarında olacağı söylenebilecektir. [8]

Ana görevi Hissettikleri yer çekim alanı ve dolayısıyla yerküredeki kütle dağılımını ölçmek olan GRACE isimli NASA uydularının 2002-2016 yılları arasında yapmış olduğu analizleri yakın zamanda Nature dergisinde yayınladıkları “Emerging trends in global freshwater availability”[9] (“Küresel tatlı su mevcudiyetinde ortaya çıkan trendler”) adlı makalelerinde değerlendiren Dr. M. Rodell ve ekibi ülkemizin de dahil olduğu kara kesimi için şu sonuçları elde ediyorlar:

Türkiye’nin doğusu, Suriye, Irak ve İran’ı içine alan bölge de (15. Bölge) önemli miktarda su kaybı var. İncelenen dönemde Karasal su seviyesinin (KSS) yıllık ortalama 32,1±1,5 milyar ton azaldığı görülüyor. Bu durumun ana nedenlerinden biri Türkiye’de son otuz yılda Fırat ve Dicle nehirlerinin yukarı kısımlarında yirminin üzerinde irili ufaklı baraj yapılması. Barajlarda tutulan sular sebebiyle nehirlerin Irak’a ve Suriye’ye taşıdığı su miktarı önemli ölçüde azalmış durumda. Bir diğer neden ise bölgedeki uzun süreli kuraklık. Bölgede gözlemlenen aşırı su kaybı, bu nedenler dolayısıyla hem evsel ihtiyaçlar için hem de tarımda yer altı sularının artmasına bağlanıyor.

Gelecekte bölgedeki KSS’nin sulak dönemlerde fazla değişmeyeceği, kurak dönemlerde ise hızla azalacağı ön görülüyor.

Bu analizin elde edildiği GRACE isimli bu uydular yeryüzündeki büyük bir göldeki ya da yer altındaki büyük bir su katmanındaki su seviyesinin 1 (bir) cm değişmesini bile tespit edebilecek hassasiyette uydular.

Sonuç itibariyle, bilimsel makaleler ve uydulardan alınan verilerin tamamı, su açısından fakirleşen bir ülkede yaşadığımızı ve emaneti pek iyi koruyamadığımızı gösteriyor. Yer altı sularımız hızla tükeniyor. Yer üstü sularımız belirli bazı projelerle şimdilik güvende sayılabilir; ama İstanbul gibi günde 3 milyon metreküp su tüketen metropollerde su yakın zamanda su sıkıntıları oluşacağı mevzuları şimdiden konuşulmaya başlandı bile.[10]

Nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu su havzaları olan Sakarya, Kızılırmak, Marmara, Fırat-Dicle, Konya kapalı havzası ve Küçük Menderes havzaları aynı zamanda kişi başına en az su kaynağı düşen havzalar durumunda. Örneğin, Ankara metropolünde yaşanan su sıkıntılarını bertaraf etmek için geliştirilen Kızılırmak Su taşıma projesi merkezi yönetimleri, yerel yönetimleri, STK’ları ve halkı karşı karşıya getirmeye başlamıştır.

Örneğin, Kızılırmak’ın asıl sahipleri Kırıkkale ili sakinleri kendilerinin tarımsal sulama ihtiyacının karşılanmayacağından şimdiden endişe etmeye başlamışlar.

Türkiye’nin içme ve kullanma suyunun %56,1’i yüzeysel su kaynaklarından karşılanırken, %43,9’u ise yer altı sularından karşılanmakta. Özellikle Ardahan, Antalya, Bilecik, Bingöl, Burdur, Denizli, Erzincan, Manisa, Nevşehir ve Niğde illeri içme ve kullanma suyu kaynağı olarak “sadece” yeraltı suları kullanmaktadır.[11]

Örneğin, Manisa ili Gediz Havzasında bulunmakta ve içme suyu ihtiyacı yeraltı suyu kaynaklarından sağlanmaktadır. Bunun en temel sebebi havzada yüzey sularının büyük sanayi merkezleri nedeniyle kirli ve çok kirlenmiş su kalitesinde olmasıdır. Bu durumun devam etmesi durumunda havzada 10-15 yıl içerisinde tarımın bitebileceğini ifade eden uzmanlar mevcut.

Türkiye’de en çok tarımsal sulama enerji tüketimi olan iller sırasıyla Şanlıurfa (215.722,54 kWh/ay Eylül 2019) ve Konya (193.859,58 kWh/ay Eylül 2019) illeridir. Bu illerin bulunduğu havzalarda ciddi anlamda su kıtlığı yaşanacağı bariz bir gerçek, örneğin Konya’da önemli bir kısmı 2000 yılından sonra olmak üzere son 40 yılda yer altı sularının 22-25 cm civarında azaldığı tespit edilmiştir. [12] Ayrıca bölgede göl ve bataklıklardan çekilme, tarımsal topraklarda tuzlanma, çoraklaşma ve kirlenme yaşandığı net bir şekilde gözlenmektedir.  ve alınan önlemler şimdilik soru işareti olarak kalıyor.

Bu tarz su fakiri şehirlerimizde ve hatta ülkemizde artık İsrail gibi Kurak bir iklimde bulunmasına rağmen hem teknolojik önlemlerle hem de iyi yönetimle su kaynaklarını idare edebilen ülkelerin modelleri esas alınmalı ve tasarruf çözümleri üretilmelidir diye düşünmekteyim. Sulama teknolojilerinde modern teknolojilere verilen teşviklerin daha agresif bir şekilde desteklenmesi gerekiyor, bu işlere yönelik ARGE desteklerinin arttırılması ve su konusunda ülkecek teyakkuza geçmemiz gerekiyor.

Konsantre Güneş ile Çölün ortasında Yetişen Sulu Domatesler

Güneş Enerjisi temelli tasarruf çözümlerinin vahşi sulama temelli, sadece yer altı pompalarının enerji üretimini sağlayan sistemlerden ziyade suyun daha verimli arıtılması ve kullanılması yönelimli teknolojilerin yaygınlaştırılması önem arz ediyor.

Örneğin, şu anda Avustralya’da kapalı sistem ile ülkenin domates üretiminin %15’i (17.000 ton) 23.000 aynadan oluşan CSP (Konsantre Güneş Enerjisi) ile günde 1.000.000 litre deniz suyunun tatlı suya çevrimiyle sulanarak ve gerekli enerjisi sağlanarak yapılıyor. Sundropfarm firması tarafından yapılan bu projede firmanın iddiası; “Fosil yakıtlara, büyük miktarlarda tatlı suya ve binlerce dönümlük ekili tarım arazisine ihtiyaç duymadan lezzetli, ağız sulandıran ürünler üretebileceğinizi dünyaya gösterdikleri; Başka bir deyişle, çiftçiliğin sınırlı kaynaklara bağımlılığını kırdıkları” yönünde.

Deniz güneş ışığını CSP teknolojisi sayesinde termik çevrimle enerjiye çeviren firma, elde edilen enerjiyle deniz suyunu topraksız tarım uygulamalarıyla kullanarak çölün ortasında dahi bir mucize yaratmış durumda.[13]

CSP yani konstrantre teknolojisinden kısaca bahsetmek gerekirse, bu sistem sayesinde aynalar ve bu aynalara bağlı güneşi izleme sistemleri vasıtasıyla geniş bir alana düşen güneş ışınlarını nispeten küçük bir alana yansıtılır. Küçük bir alana odaklandırılan güneş ışınları, klasik enerji santrallerinde ısı kaynağı olarak ya da güneş panellerine düşürülerek elektrik enerjisi kaynağı olarak kullanılır. Güney Avustralya’da bulunan bu sistem termik çevrime dayalı bir sistem olarak tasarlanmış durumda. Bu sistemler Fotovoltaik verimi arttırmaya yönelik olarak da kullanılabiliyor.

Ülkemizde ne yazık ki pek yayılma şansı bulamamış olan CSP teknolojisi ısının da ön planda olduğu bir sistem olarak verimlilik açısından ciddi farklar yaratabiliyor. Sadece elektrik enerjisi dönüşümünden ziyade su ısıtma özelliği sayesinde bu örnekte olduğu gibi özel uygulama alanları bulabiliyor. Bu ve benzer teknolojilerin geliştirilmesi ve yaygınlaşması sayesinde su sorunumuza yönelik güzel bir çözüm üretmiş olacağız.

Ülke olarak başarmak için çok çalışmalı, dünyanın en iyi ve en gelişmiş su yönetim sistemine sahip olmalıyız; Atık suyu arıtıp yeniden kazanmalı, denizi ve tuzlu suyu tuzundan arındırmalı, sel suyundan faydalanmalı, nüfusumuza doğru tüketimi öğretmeli, endüstri ve tarımda su kullanımını düzene sokmalı ve su kaçaklarını bulmaya yatırım yapmalıyız.

Endüstriyel su üretimi ve atık suyun geri kazanımı ve yeniden kullanımı konularına yatırım yapmalıyız. Sürdürülebilir su politikası için gerekli olan enerji arzını yenilenebilir/ sürdürülebilir enerji kaynaklarından elde etmeliyiz.

Lisanssız Elektrik Üretim Yönetmeliğinin açıklarını bulup kamuya tanınmış istisnaları kendi lehine biçen, vahşi sulama sistemleri kullanan ve tek amacı yılda 3 ay çalıştırdığı pompasını daha az çalıştırıp, daha az tarım yapıp, zaten ekip biçmediği arazisine GES kurarak, ilgili yönetmeliğin sağladığı imkanlarla elektrik ticareti yapmak isteyen “köylü kurnaz” larına geçit vermemeliyiz.

Ölçek tarımı yapabilen, verimli tarım yapabilen, modern tarım ve tasarruf yönelimli sulama projelerine destek vermeli, enerji temelli sorunlarına yenilenebilir enerjiyi şart koşmalıyız. Arıtma tesislerini yaygınlaştırmalı, enerji ihtiyacı için fosil tüketimli enerji kaynakları yerine yenilenebilir enerji kaynaklarını tercih etmeliyiz.

Yine aynı şekilde birçok ilimizin içme ve kullanma suyunu sağladığı yeraltı su pompalarının elektrik ihtiyaçlarını Güneş enerjisi santralleri gibi yenilenebilir kaynaklarla sağlamalıyız. Barajlar ve HES’lerin yararlarını ve zararlarını tartmalı, bu tesislerin su üzerindeki tahakkümüne yönelik yönetmelik, kanun vb. düzenlemeleri gözden geçirmeliyiz.

Su yaşamın temel kaynağı ve o kadar kıymetli ki. Özellikle yukarıda GRACE uydularının verilerinden elde edilen bulguları derleyen “Emerging trends in global freshwater availability”[14] (“Küresel tatlı su mevcudiyetinde ortaya çıkan trendler”) isimli makale Kuzey Çin düzlükleri, Kuzey Hindistan ve bizim de komşu/ya da içinde olduğumuz Ortadoğu’daki durumun ürkütücülüğünü gözler önüne seriyor. Gelecekte suyun sebep olabileceği sorunların önüne geçmek için su kaynaklarımızın yönetim ve tasarrufuna yönelik özel çözümler, programlar, uluslararası anlaşmalar yapılmalıdır diye düşünüyorum. 21. Yüzyılın en önemli sorunlarından birisi su kaynaklarının sürdürülebilir biçimde idare edilmesi olacak, biz bu noktada doğru noktada olmalıyız. Umarım bu sorunun önemine dikkat çekmişimdir.

Not: Antalya’da yağmur dindi, birçok yerde su baskınları meydana geldi, kanalizasyonlar tıkandı, bentler yıkıldı, dereler taştı. Su affetmedi, sanırım “su bizi şimdilik affetmeyecek.”

Kaynaklar:

[1] http://www.tgdf.org.tr

[2] Gleick, P. H. (1996). Basic Water Requirements for Human Activities: Meeting Basic Needs, Water International, 21, 83-92.

[3] WHO/UNICEF Joint Monitoring Programme for Water Supply and Sanitation, Water For Life:Making it Happen, France: WHO Library Cataloguing-in-Publication Data, 2005, s.4.

[4] Public Citizen (2002), “Dünya Bankasının Su Politikaları: Değişen Yaklaşımlar”, Profit Streams The World Bank & Greedy Global Water Companies, New York-USA.

[5] Dünya Barajlar Komisyonu (WCD) 2000 yılı raporu

[6] https://www.epdk.org.tr/Detay/Icerik/3-0-23/elektrikaylik-sektor-raporlar

[7] https://www.suhakki.org/wp-content/uploads/2012/11/TurkiyedeSuyunOzellestirilmesiveSuHakki.pdf

[8] www.dsi.gov.tr

[9] https://www.nature.com/articles/s41586-018-0123-1

[10] https://www.cnnturk.com/turkiye/iskiden-kuraklik-ve-su-sikintisi-iddialarina-yanit

[11]  Türkiye’de Yerel Su Güvenliği , Hasibe Körbalta:https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/711832

[12] Yılmaz, M. (2010). Karapınar Çevresinde Yeraltı Suyu Seviye Değişimlerinin Yaratmış Olduğu Çevre Sorunları, Ankara Üniversitesi Çevrebilimleri Dergisi 2(2), 145-160.

[13] https://www.sundropfarms.com/#

[14] https://www.nature.com/articles/s41586-018-0123-1

Köşe Yazarı:

Murat GÜVEN

Murat Güven

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.